Siyaset Sınır tanımayan bir yurttaşın canlı bilgeliği

Sınır tanımayan bir yurttaşın canlı bilgeliği

“Tabii ki son dönemde Kuzey Afrika ülkelerinde olup bitenleri ilgiyle izliyorum. Biraz deli ve ihtiraslı olsam, olaylar benden kaynaklandı, ‘Öfkelenin!’ kitapçığımı okudular ve ‘Arap Baharı’nı yarattılar, derim. Aslı bunun tam tersi. Yani Tunus, Mısır, Libya, Yemen gibi bazı Arap halklarının isyanları yaşadığımız devri tarihi kıldı ve kitapçığımın tanınmasını, cazibesini körükledi. İşte ‘Öfkelenin!’in  başarısını hazırlayan gerçek tarihi etken...”

Paris – Uğur Hüküm

Küçük kitapçığı kısa sürede Avrupa’nın birçok dilinde, bu arada Türkçede de yayımlanan ve satış rekorları kıran Stéphane Hessel, insanlığın vahim bir noktaya geldiğini, ama her türlü zorluğun da altından kalkabilecek bir kapasiteye sahip olduğunu düşünüyor. Avrupa aydın dünyasının bu sınırlar üstü “ihtiyar delikanlısı”, sorularımızı yanıtladı.

Sizi geçtiğimiz 7 Şubat’ta, bağımsız internet gazeteciliğinin en başarılı örneklerinden Mediapart portalının Théatre de la Colline salonunda düzenlediği “Öfkelenelim, Direnelim, Yaratalım!” gecesinde izledim. 20 yaşında bir genç kadar dinamik, neşeli, heyecanlı ve de özellikle umut doluydunuz.  Halbuki insanlık tarihinin en karanlık sayfalarını içeren 20’nci yüzyılı ve hatta oldukça umutsuz bir 21’inci yüzyıl başlangıcı yaşadınız. Nasıl hâlâ insana güvenebiliyorsunuz?

STÉPHANE HESSEL – 20’nci yüzyılda büyük bir çoğunluğun yaşadığı olağanüstü zor ve acılı zamanlara rağmen hissettiğim, hatta açıkçası inandığım odur ki, insanoğlu her türlü zorluğu çözmeye kadirdir. Bugüne kadar nasyonal sosyalizm gibi çok ağır sorunla kapıştık. Kazandık. Başka bir ağır sorun, Stalinizm vardı. Kazandık. Sömürgecilik ve sömürgesizleşme gibi fevkalade zorlu bir süreçten geçtik. Bu devir tümüyle kapanmamış da olsa, ileriye doğru ciddi adımlar attık.  

Şimdi çözmekten çok uzak olduğumuz bir başka sorunla daha karşı karşıyayız. Gezegenimiz, toprakla olan ilişkimiz. Doğaya barbarlar gibi davrandık. Onun ihtiyaçlarını hiç göz önüne almadık, yalnızca kendimizi düşündük. Dolayısıyla geldiğimiz nokta çok vahim. Fakat bugün artık bu durumun tamamen bilincindeyiz ve değişmek gerektiğini biliyoruz. Diğerlerine nasıl bir çözüm bulduysak veya çözüm yollarını görebiliyorsak, buna da bir çözüm bulmak zorundayız. Bu nedenle çok ilerlemiş yaşıma, çok zorlu dönemlerden geçmiş olmama rağmen, hâlâ büyük oranda insana olan güvenimi sürdürüyorum. İnsanoğlunda, her birimizin içinde henüz kullanılmamış nice olanaklar mevcut. Çalışmaya, düşünmeye, yazmaya,  hatta aramızdan bazıları sanat, edebiyat, şiir yaratmaya uğraşıyor. Ancak henüz denemediğimiz bir şey varsa o da “iyilik” yaratmak. İnsanın irade ve isteğinin daha güzele doğru değişmeye, dünyayı iyileştirmeye kadir olduğunu biliyorum.

Çok iddialı bir “gerçek sosyalizm” serüveninin başarısızlığı, sosyalizm rüyasının sonu mu demek? İnsanlığın varabileceği en yüksek politik, ekonomik ve sosyal evre “kapitalizm” mi? İnsanlığı iyileştirme, mükemmelleştirmenin tek yolu kapitalizmi yontmak, zaaflarını düzeltmekten mi geçiyor?

STÉPHANE HESSEL – Hayır! Tam tersine! Yazdıkları şu sıralar çok ihmal edilen biri var: Karl Marx. Onun çok haklı biçimde altını çizdiği bir hususa tamamen katılıyorum. “Kapitalizm insanlığın, toplumların evriminde ancak bir aşama olabilir.” Kapitalizm bir dönem bazı noktalarda yararı dokunmuş bir sistem. Fakat şimdilerde büyük zararlar vermekte. Kapitalizm totalitarizmin tahammül edilmez bir biçimine dönüşmüş bulunuyor. Başlangıçta iyi şeyler de yaptı. Örneğin içimizdeki bazı zaafları teşvik etti. Biliyorsunuz insanın sürekli daha fazla, daha fazla, hep daha fazlasını isteme, biriktirme, daha üstün, daha büyük, daha güçlü olma gibi bir iradesi var. Doğayı bencil çıkarlarımız için kullandık. Ve sonunda dünya son yüzyılda ulaştığı bütün gelişkinliğine karşın içinde olduğumuz açmaza düştü, bloke oldu. Kapitalizmin son yıllarda tam yol duvara gittiği biliniyor. Sistem yeryüzünün hepimizin yurdu olmasını engelliyor. Sorunuzun cevabını net bir biçimde vermek gerekirse, kapitalizm aşılmıştır, ulaşılması gereken nokta benim sözcüklerimle, toplumsal demokrasidir.

TEK YOL BARIŞÇIL MÜCADELE

İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı silahlı olarak direnmiş bir savaşçıya soruyorum:  Şayet sosyal ve ekonomik adaletsizlik veya insanın insan üzerindeki egemenliği her biçimiyle dayanılmaz bir hale gelirse şiddet kullanımı haklılık kazanabilir mi?  Yoksa artık günümüzde şiddetsiz, sadece barışçıl yollardan mı bir mücadele verilebilir?

STÉPHANE HESSEL – Şiddet anlaşılabilir ama haklılığı savunulamaz bir yoldur. Bir zulüm durumunda, örneğin Filistinlilerin İsrail baskısına karşı veya ülkelerini işgal eden Almanlara karşı Fransızların kullandığı şiddet kaçınılmazdır. Zira böyle yaratılmışız. Ancak şunu bilmemiz gerekir ki, bu yol asla kalıcı biçimde etkili olamaz. Güçlü zayıfa şiddet uyguladığında eninde sonunda bir tepki doğacaktır. Zayıf güçlüye karşı kullanırsa, zaten anında şiddetle tepki görecektir. Dolayısıyla denenmesi gereken yol müzakere, uzlaşma, anlayıştır. Fakat şaşırmamamız gereken husus, şiddetin, ne taraftan gelirse gelsin yeniden şiddete yol açacağı gerçeğidir. Ya tümüyle durdurmak zorundayız ya da iki taraf da şiddetin sonuçlarına katlanacaktır.

Anı ve şiir derlemelerimde düşünce ve sanatlarına sıkça başvurduğum iki yazar aslında şiddet açmazını, çelişkisini mükemmelen ifade etmişler. Büyük düşünür ve eylem adamı Jean-Paul Sartre şiddete, “Şiddeti kesmenin tek aracı şiddettir” ikilemiyle yaklaşırken, şair Guillaume Apollinaire şiddeti enfes bir dizeyle yerine koymasını bilmiş: “Tek kabul edilebilir şiddet umuttur…

Siz tam bir “örgüt” adamısınız. Birleşmiş Milletler veya benzeri birtakım hükümetler arası ve/veya üstü uluslararası örgütlerin kapasitesine, gücüne gerçekten inanıyor musunuz?  Biraz daha ileri gidecek olursak: Amnesty International, Attac, FIDH (Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu), Human Rights Watch gibi siyasi iktidarlar ötesi sivil toplum kuruluşları dünyadaki sosyo-ekonomik ve politik değişimlerin aracı olabilir mi? Bu tipte örgütlenmeler her ölçekteki insan topluluklarının geleceğinde belirleyici bir rol oynayabilir mi?

STÉPHANE HESSEL – Bizim neslimizin büyük şansı BM gibi bir örgütün doğuşuna tanık olmasıdır. Aslında dünya [Hessel sürekli “biz” deyimini kullanıyor. UH] çok uzun zamandır devletlerin bir araya gelip buluşmasını, çatışmaları engellemeyi deneme, müzakere, anlaşma zemini sağlayacak bir örgüt yapılanmasını arzuluyordu. Bu yolda bir dizi aşamadan geçtik. Örneğin 19. yüzyılın başında “Avrupa Konseri” (1814-15 Viyana Avrupa Kongresi) namıyla bilinen barış girişimi oldu. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra “Milletler Cemiyeti” (Cemiyet-i Akvam) denendi. Hiçbiri başarılı olamadı. Sonunda dönemin ABD Başkanı Roosevelt sayesinde Birleşmiş Milletler (BM) kuruldu. Bu küresel örgüt bugün bünyesinde 193 devleti barındırıyor.  İnsan hakları, barış, kalkınma, telekomünikasyon, eğitim, bilim-kültür, beslenme gibi çok alanda bir örgüt ağı oluştu. En kısa deyişle, çok çok yararlı bir yapı doğdu.

Başarısızlıklarla karşılaşıldığında nereden kaynaklandığına bakıyoruz, konuşuyoruz. Ancak en önemli kazancımız uluslararası hukuk alanında. Çok net, yalın metinler yayımladık. En azından neyin meşru olup olmadığını biliyoruz. Tek başına bu dahi muazzam bir avantajdır. Maalesef üzülerek görüyoruz ki, devletler üzerlerine düşeni gerektiği gibi yapmıyorlar. Yurttaşlar kendi hükümetlerine baskı oluşturabilmek için aralarında örgütlenmek zorunda kalıyorlar. Neyse ki Amnesty, FIDH, Human Rights Watch gibi yararlı kuruluşlar var da, onlar çok sayıda olumsuzluğa karşı mücadele veriyorlar. Fakat bu örgütler devletlerin yerini alamazlar. Şimdilik düzenin sorumlusu hâlâ devletlerdir. Dolayısıyla uluslararası kuruluşların daha iyi çalışmasını ancak yine devletler talep edebilir. Örneğin barışın uygulanması, güvenlik, kalkınma vs…

Böyle bir tablo içinde Avrupa Birliği’nin yeri nedir? AB bir kısım Batılı, Avrupalı eski emperyalistlerin yeni model emperyalist örgütlenme modeli midir, yoksa geleceğe yönelik yepyeni bir toplumsal ve siyasal proje midir?

STÉPHANE HESSEL – Biraz zor ve uzun oldu, ama sanırım Avrupa artık şimdi anladı. Bugün AB, gezegenimizin diğer kesimleri örneğin, gittikçe ağırlık kazanan yeni gelişen ülkeler gibi insanlığa özel bir katkıda bulunabilir. Avrupa’nın tarihi açıdan özgün ve eşsiz bir deneyimi mevcuttur. Yüzyıllarca birbirleriyle savaşmış, boğuşmuş milletler bir araya gelmişler ve sorunlarını ortaklaşa ele almaya başlamışlardır. Benim neslim için, henüz mükemmelleşmekten uzak da olsa birleşmiş bir Avrupa’nın inşası, daha iyisi başarılamamış en önemli eserdir. Böylelikle ve öncelikle geçmiş yüzyıllarda yaşadığımız sayısız sürtüşme ve çatışma nedenini tasfiye etmiş oluyoruz.  Ve hemen eklemek isterim ki, AB ancak Türkiye’yi bünyesine katmayı başardığı takdirde bence gerçek amacına ulaşmış olacaktır.

Siyasi partilerin toplumları değiştirebileceğine inanıyor musunuz? Bildiğim kadarıyla Fransız Sosyalist Partisi’nin üyesiydiniz veya halen üyesisiniz. Fakat 2009 AB Parlamentosu seçimlerinde Avrupa Ekoloji, yani Fransız Yeşiller Hareketi’nin listesinde seçimlere katıldınız. Niçin?  

STÉPHANE HESSEL – Ne mutlu ki halen demokrasilerde yaşıyoruz. Demokrasilerin işleyişi siyasi partilerin varlığına bağlıdır. Siyasi partisiz bir demokrasi tasavvur edilemez. Kendimin de olmayı hedeflediğim gibi iyi bir yurttaş daima bir siyasi partiye katılmalıdır. Benim tercihim hayat boyu aynı siyasi harekette kalmıştır. Partim Sosyalist Parti’dir. Fakat tecrübe gösteriyor ki, zaman zaman değişik durumlar çıkabilir. Örneğin Sosyalist Parti’nin başka siyasi güçler tarafından desteklenmeye ihtiyacı vardır. Örneğin yaklaşık 30 senedir yeryüzünün, doğanın önemini kavramış bulunuyoruz.  

Bu nedenle Avrupa Ekoloji Grubu bana iki açıdan çok sempatik gözüktü. Çünkü bir yanda ekoloji, çevre bilim ve korunmasından, öte yanda da Avrupa’dan söz ediyordu. Fransızlara eksik oldukları, ilerlemeleri gereken noktalarda hitap ediyordu. Fransızlar gerçek geleceklerinin Avrupa’da olduğunu ve de çevre bilincine sahip olmaları gerektiğini daha iyi kavramalıydılar. İşte bundan ötürü doğal olarak Avrupa Ekoloji Hareketi listesine girdim. Kendimi seçilemeyecek bir sıraya koydurttum. Ancak hareketin yöneticilerine bir koşulum vardı. Solun ve Sosyalist Partisi’nin dostu ve destekçisi kalacaklardı.

“ÖFKELENİN!”

Gelelim kitaba. 20 Ekim 2010’da yayınlanan “Indignez-vous/Öfkelenin!” isimli kitabınız Fransa’da 2 milyondan fazla, Almanya’da 1 milyon sattı. İspanya ve İtalya’da halen liste başlarında. 25 dile çevrildi. Bu başarıyı nasıl açıklıyorsunuz?

STÉPHANE HESSEL – Teknik ve tarihi nedenlerle. Teknik, zira çalışma 25 sayfalık küçücük bir kitap. Pratik boyutları kolay bir dağıtıma elveriyor. Ve de özellikle 3 avro gibi çok makul bir fiyatı var. Ayrıca bir hayli de provoke edici bir başlığa sahip “Indignez-vous/Öfkelenin!”. Bu vesileyle kitabı bu fiyat ve boyutta basan Editions Indigène yayınevi ve sahipleri Sylvie Crossman ve Jean-Pierre Barou’ya minnettarlığımı ifade etmek isterim. [Hessel’in bu kitabın tüm gelirini insan hakları, uluslararası dayanışma ve yardım kuruluşları gibi çeşitli STK’lara bağışladığını eklemeden geçmeyelim. UH]

Tarihi nedenlere gelince: Günümüzün belli başlı toplumlarının kendi işleyişlerini sorguladıkları bir dönemi yaşıyoruz.  Kendimizi güven içinde hissetmiyoruz. Eskisi gibi emin bir biçimde her şey çok iyi gidiyor, gelecek çok parlak diyemiyoruz. “Fevkalade bir Avrupa kuracağız, muhteşem bir ABD olacak, büyük Sovyetler Birliği gerçekleşecek…” gibi vizyonlar, hedefler koyamıyoruz. Belki şimdilerde birazcık Çinliler bu tarz duygulara sahip olabilirler. Geri kalanların çoğunluğu gelecekten epeyce kuşkulu. Çünkü gelişmeler düşündüğümüz, arzuladığımız doğrultuda olmaktan çok uzak. Özellikle de Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra. 1989’da artık hep beraberiz, ne mükemmel diye düşünüyorduk… Bay Francis Fukuyama’nın dediği gibi tek bir dünyamız olacak, sanıldı. Evdeki hesap çarşıya uymadı.

Nitekim kısa bir süre sonra, 2001’de terörizm, ardından ekonomik kriz derken, işlerin yolunda yürümediğini gördük. Bir cins düş kırıklığıydı yaşanan. Halbuki ne rüyalarla yatıp kalkmıştık!  Dünyada özgürlüğün zafer kazandığını sanıyorduk. Bu hayal kırıklığı çevresinde öfkelenildi, ayaklanıldı, kitlesel protestolar yaygınlaştı. Örneğin Fransa. 2007 seçimleri Sarkozy’yi iktidara taşıdı. Sorunlar çözülecek, Fransa çağ atlayacaktı… 3 sene sonra söylenenlerin hiç de gerçeğe uymadığı ortaya çıktı. Aynı dönemde ABD’de parlak bir seçimle işbaşına gelen Obama etrafında da ilginç biçimde benzeri bir süreç yaşandı.  İngilizcesi “Time for Outrage” başlığıyla yayınlanan kitapçığım orada da hiddetli bir kamuoyunun dikkatini çekti. Güzel ve sağlam görünümlü bir hükümete sahip Almanya’da bile Stuttgart olaylarının kanıtladığı bir memnuniyetsizlik dalgası ülkeyi sardı. Muradına eremeyen düş duygusu benim kitapçığıma hatırı sayılır bir kamu ilgisi uyandırdı.

Tabii ki son dönemde Kuzey Afrika ülkelerinde olup bitenleri ilgiyle izliyorum. [Bay Hessel’in yüzünde muzip bir ifade belirdi ve gülerek şöyle konuştu: UH] Biraz deli ve ihtiraslı olsam, olaylar benden kaynaklandı, “Öfkelenin!”i okudular ve “Arap Baharı”nı yarattılar, derim. [Bilge bilge gülüyor.] Aslı bunun tam tersi. Yani Tunus, Mısır, Libya, Yemen gibi bazı Arap halklarının isyanları yaşadığımız devri tarihi kıldı ve kitapçığımın tanınmasını ve cazibesini körükledi. İşte “Öfkelenin!”in  başarısını hazırlayan gerçek tarihi etken…

 

– Yaklaşık 7 yıl önce, 8 Mart 2004’te, yani Fransa Ulusal Direniş Komitesi’nin (UDK) ünlü “Program Bildirgesi”nin yayımlanışından tam 60 yıl sonra, o sırada hayatta olan 12 tanınmış direnişçi yoldaşınızla “Yükselen Adaletsizliğe Karşı Mücadele Çağrısı”nı yayımladınız. Maalesef âkil adamları dinlemediler. Sizin sözlerinizle “Bugün gittikçe artan belirli bir barbarlık, sosyal ve ekonomik adaletsizlik -insanlığı- tehdit ediyor.” Aradan 67 yıl geçmiş olmasına rağmen günümüz Fransız sosyal devletçiliğinin temel ilkelerini belirleyen Ulusal Direniş Komitesi Programı’nın güncelliğini, yaşanan gerici, geriletici durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

STÉPHANE HESSEL – Sanırım Ulusal Direniş Komitesi Programı’nın program olarak güncel olduğunu söylemek bugün için artık mümkün değildir. Çünkü 67 yılda dünya aşırı derecede değişti. Fakat UDK’yi yaratan ve programını oluşturan temel insani değerler günümüzde de temel değerler olarak halen geçerli. Bu nedenle 2004’te temel değerler hakkında hükümetin dikkatini çekmeye çalıştık. Bu değerlerin bazıları belki bugün daha az önemli. Ama özü, yani neredeyse faşist Vichy rejimi ve Nazi işgalinden kurtulma kavgası veren yoldaşlarımızın ihtiyaçları bugün bile haklılığını korumaktadır. İşte UDK’li dostlarla bu ihtiyaçlara tercüman olabilecek iddialı birtakım öneriler hazırlamıştık.

Önemli olan son derece özençli bir tutkuyu canlı tutmaktır. “Adil ve modern bir toplum tutkusu” her devir için geçerli bir tutkudur. Bu tutku 17 ve 18’inci yüzyıl Aydınlanma Çağı’nda da geçerliydi. Rousseau, Diderot, Voltaire ve arkadaşları kadar, 19’uncu yüzyıl İngiliz düşünür ve siyaset adamları Gladstone, Disreali devrinde de tüm heyecanıyla gündemdeydi. Bu hedefler İtalyan Risorgimento (Yeniden Doğuş) hareketinin de tutkusuydu. Bu tutku dün olduğu gibi bugün de geçerlidir.

“Öfkelenin!” çığlığınız, çağrınız veya belki bir Manifesto diye niteleyebileceğimiz çalışmanız, bütün yurttaşları, bulacakları bir veya birkaç gerekçeyle yaşanan haysiyetsizliklere, çirkinliklere, haksızlıklara en azından “öfke” duymaya davet ediyor. Sizler için Naziler vardı, işbirlikçileri, işgal vardı. Filistinliler için İsrail’in insanlık dışı ve şiddetli politikası var. Hedefler çok netti. Fakat günümüzde ortalama bir Fransız, Alman veya Türk genci, insanı pusulayı tamamen şaşırmış durumda. Anladığım kadarıyla siz gençliğe çok güveniyorsunuz. Her boydan ve soydan uyutucu ve uyuşturucunun bol olduğu günümüz tüketim toplumlarında insanlar, gençler kime ve neye karşı, nasıl öfke duyacaklar?

STÉPHANE HESSEL – Bu kitapçığın gerçek sorunu da bu sorunuzun cevabında düğümleniyor. Kitap, durumdan, gidişattan memnun değilim demeniz ve kızmanız, öfkelenmeniz gerektiğini anlatıyor. Ama bir adım daha ileri gidilebilmesi için nasıl yapılması gerektiğine dair yeterli ayrıntı aktarmıyor. Kitap bir dizi konuda ciddi boyutlarda cüretkâr meydan okumalar içeriyor. Özellikle gençliği karşı çıkması gereken konularla yüzleşmeye, yüz yüze gelmeye çağırıyor. Bu taleplerin varlığını nasıl algıladıklarını, kabul görmeyen birtakım gerçek ihtiyaçların yetersizliğini teslim edip etmediklerini anlatıyor. İşte davet, mesaj, tam bu noktaya odaklanıyor: Gençler bu durumların değişmesi için çalışmaya, mücadeleye hazırlar mı?

Aslında kitapta sıralanan talepler sadece birkaç örnektir. İletilmek istenen, insanların bizzat kendilerinin kabul edilmez buldukları noktaları öne çıkartmalarıdır. Çünkü herkesin talebi aynı olmayabilir. Ama sizler kendiniz için kabul edilemez bazı durumları yakalamışsanız ve bunun için direnme arzusu taşıyorsanız, işte o zaman gerçek bir yurttaş olma yolunda ilk adımı atmışsınızdır.

Ancak daha önce belirttiklerimize rağmen öylesine iki büyük hedef var ki, her biri en azından savaş, işgal, sömürgecilik kadar önemli ve dramatik. Bunların ilki, çok yoksullarla çok zenginler arasında büyüyen farklılıkta yatmaktadır. Konu hakkında çalışan, istisnasız tüm iktisatçıların hemfikir olduğu tespit, bu farkın son 30 yılda vahim derecede açıldığıdır. Üstelik yeryüzündeki aşırı yoksulluk ve dengesizlik bütün ülkelerde büyümektedir. Hatta zengin ülkelerdeki çok derin yoksullukla, örneğin bazı banliyölerde hayatta kalma kavgası veren en yoksulla en zengin ve ölçüsüz servetler arasındaki uçurum tahammül edilmez boyutlara erişmiştir. Buralarda da aynı uyarıya ve/veya teşvike, durumun değişmesi için mücadeleye, sosyal değişimi vurgulayan siyasi bir partinin veya partilerin varlığına, desteğine ihtiyaç vardır.

İkinci hedefe gelince: Daha önce değindiğimiz bir husus yerkürenin bozulması. Bu noktada da davaya sahip çıkmak, angaje olmak çok önemli. Aynı kararlılık gerekiyor. Özellikle de, “böyle gelmiş böyle gider” diyerek kanıksayanlara, göz korkutanlara veya farklı yıldırmalara pabuç bırakmamak zorunlu. Bu davranışlara mutlaka tepki göstermeli, öfkelenip isyan etmeliyiz.  

Gerçek bir sosyal ve ekonomik demokrasi için önerileriniz nedir?  

STÉPHANE HESSEL – Sanırım bu konuda öncelikle yakın dönemlerde yazılmış, kayda değer eserlere başvurmakta yarar var. Soruları en iyi biçimde sorup çözüm getirenlere yakından bakmak gerekiyor. Son zamanlarda sıkça yaptığım gibi en başta Edgar Morin ve “La voie” (Yol) başlıklı son çalışmasını zikretmek isterim. Sonra da Peter Sloterdijk ve “Tu dois changer ta vie” (Hayatını Değiştirmelisin), Susan George ve “Leur crises, nos solutions” (Onların Krizleri, Bizim Çözümlerimiz) başlıklı eserlerini salık veririm.

Acilen ve yoğun olarak üzerinde düşünülmesi gereken nereden başlanacağına karar verilmesidir. Kapitalizmin kuralları yerine toplumsal ve dayanışmacı bir ekonomi, sanayileşmiş bir tarım yerine aktif bir çevrecilik ve ekolojik tarım ilkeleri uygulanabilir. Aslında izlenecek yol haritası bir anlamda belirlenmiş durumda. Eksik olan siyasi irade ve insanların, özellikle de gençlerin cesaretsizliği ve güven yetersizliği. Henüz yeterli sayıda insan bu sorunların çözülebileceğine inanamıyor. Veyahut da birazcık zorlandılar mı cesaretleri kırılıveriyor. Dolayısıyla benim çağrım insanları davaya sarılmaya davet çağrısıdır. Bildiğiniz gibi “Engagez-vous/Angaje Olunuz-Davaya Katılınız” ikinci bir küçük kitap çıktı. İlkinin mantıki uzantısı. Bu defa, öfkelenmek yetişmez, öfkelenmek ilk adımsa, çözüme giden yol eylemden, mücadeleden geçer, diyoruz…

BUGÜNKÜ TÜRKİYE

Günümüz Türkiyesi’ni nasıl görüyorsunuz?

STÉPHANE HESSEL – Modern Türkiye kurulduğundan beri Avrupa kıtasında, dünyada ilginç bir konuma sahip, özellikle de İslam dünyasında. Yüzyıllardır tarihi, politik, ekonomik, kültürel ve dini anlamda çatışmaların, geçişlerin, göçlerin yaşandığı bir bölgede var olmuş. Emevilerden, Osmanlılara uzanan zengin bir geçmişe, fevkalâde bir insan, Mustafa Kemal bir nokta koymasını bilmiştir. Ve bir imparatorluk kalıntısından bir demokrasi yaratmıştır. Tüm demokrasilerde olduğu gibi itiraz veya protesto edilebilecek çok öğe bulmak mümkündür. Fakat temeli sağlamdır. Geçmişte Türkler Balkanların önemli bir kısmını işgal etmişler, sonra geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Avrupa’nın derinliklerine kadar uzanmışlardır…

Bu ülke, bu uygarlık, bu kültür olağanüstü bir çeşitlilik ve zenginliğe sahiptir. Tarihinde çok farklı siyasi yönetim deneyimlerinden geçmiş bir toplumdur. Babıali’nin bugünkü ölçülerle aşırı sağcı ve tutucu siyasetlerinden, Kemal Paşa’nın aşırı solcu nitelenebilecek birtakım uygulamalarına Türk tarihi gerçekte Avrupa’nın da yakından tanıdığı birçok aşamayla benzerlikler içerir. Dolayısıyla Türkiye’nin tecrübesiyle Avrupa’nın tecrübeleri arasında bir hayli tamamlayıcı yönelişler mevcuttur. Söylemek istediğim özetle şudur ki, Türkiye’nin yeri genişletilmiş bir Avrupa’nın içindedir.

Üst üste gelen üç darbeyle yıpranmış, geleneksel olarak laikliğe sıkı sıkıya bağlı cumhuriyetçi ve demokratik olmaya çalışan Türkiye’de şu anda İslami değerleri ön plana çıkartan, muhalefet ve eleştirel basına pek tahammül edemeyen bir iktidarın varlığını biliyorsunuz. Siz böyle bir iktidarın yarınını nasıl görüyorsunuz, tavsiyeleriniz olabilir mi?

STÉPHANE HESSEL – Tüm söylenenlere rağmen, ben şahsen Türk vatandaşlarının çoğunluğunun AB ile bütünleşmekten yana olduğuna inanıyorum. Bu süreci engelleyen birtakım etkenler mevcuttur. Örneğin insan hakları ihlali, dolayısıyla bütünleşme engeli konuşuluyor. Bu engelin başka ülkelerde yaşananlardan daha zorlu olduğunu sanmıyorum. Herkes bu konuda kalıcı ilerlemeler kaydediyor. Eminim Türkiye de bu engeli aşacaktır. Benim için epeyce üzücü olan bir zorluk, Kıbrıs sorunudur. Sanırım Türkiye akıllıca bir siyaset kullanarak bu engeli kolayca aşabilir. Sonuçta Kıbrıslılar pekala bir arada yaşayabilirler. Onlara bu olanak tanınmalıdır. Başta herkes gibi zaman zaman kendi aralarında kapışacaklardır.  Ama eninde sonunda anlaşacak ve AB üyesi birleşik bir devlet olacaktırlar.

İç siyasete gelince. Açıkçası tavsiyelerde bulunabilecek derecede Türkiye’yi tanımıyorum. Burada yaşamadım. Birkaç defa kısa süreli fakat çok hoş ziyaretlerde bulundum.  İslam Türkiye’de risk midir, koz mudur, bilemiyorum. Şayet başından beri hissettiğimiz, tanıdığımız modern bir Türkiye varsa, bu Türkiye, Müslüman Akdeniz ülkelerine, İslam dünyasına gerçekten örnek olabilir.  Türkiye’nin bir yanda Filistinlilerle, öte yanda İsraillilerle kurduğu ayrıcalıklı bağlar son derece olumludur. Türkiye bu bölgede barışın kurulması için bizlere yardımcı olabilir. Akıllı bir Türk hükümeti Avrupa açısından çok değerlidir. Böyle de olduklarını sanıyorum.

İSLAM VE DEMOKRASİ

Yaygın Batı kamuoyu genelde oldukça kolaycı bir bakışla İslam ile demokrasi arasında bir uyuşmazlık olduğunu savunur. Gerçi Arap ülkelerinde son kaydedilen gelişmeler en kuşkucuları dahi düşündürmüş olsa da şimdilik kesin bir olgudan konuşmak zor.  Sizce Müslüman toplumları demokratik bir yaşamla bağdaşabilir mi?

STÉPHANE HESSEL – Birincisi: İslam’ın uzun bir tarihi var. Bu geçmişte öyle bazı dönemler mevcuttur ki, bu dönemler yaşanmamış olsa bugünkü Modern Dünyayı görebilmek bile hayal olurdu. Orta Çağ’dan sonra mesajı ve katkılarıyla İslam olmasa Avrupa’da günümüze geçiş sağlanamazdı, nerede olduğumuzu bilemezdik. İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi İslam bilginleri sayesinde Antik düşüncenin modernleşmesi gerçekleşti. Sonra İslam düşüncesi maalesef özellikle Vahhabilik etkisinde bir gerileme yaşadı. Aynen bir zamanlar Katolik kilisesinde, örneğin engizisyonda olduğu gibi tutucu anlayışlar İslam dinini bloke etti, gelişmesini durdurdu. Beni şahsen hiç bağlamasa da son yüzyıllarda  açılan Katolik kilisesi, modernleşmeyi, çağına uymayı başardı. İslam da aynı yoldan geçebilir, geçmelidir. Yoksa İslam ile demokrasi arasında aşılmaz bir çelişki olduğuna inanmıyorum.

Kaldı ki, önümüzde bu süreci denemiş, denemeye devam eden bir toplumu siz de yakından tanıyorsunuz. Türkiye bir anlamda bu aşamayı, hareketi başarmış bir ülkedir. İslam ile yakın bağını sürdüren Türkiye benim gözümde Modern İslam’ın simgesidir. Gerilememek kaydıyla Türk İslamı Magrip hatta Maşrek ülkelerine örnek oluşturabilir. İslam’da modernleşme Türkiye’den ilham ve güç alabilir.

Sizce İnsan Hakları, cumhuriyetçi değerler, özgürlük, eşitlik gibi kavram ve ilkeler yalnızca Judeo-Hıristiyan kökenli toplumlara, kültürlere özgü birtakım gelenekler midir? Bu noktada İslam ile bağdaşmazlıktan söz etmek olası mıdır?

STÉPHANE HESSEL – Hayır! Hiç böyle düşünmüyorum. Çünkü 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kaleme aldığımız yoldaşlarımın çalışmalarının gerçekten çok başarılı olduğuna inanıyorum. Gerek anlaşma (pakt) gerek bildirge metinleri istisnasız herkes tarafından kabul edilebilir metinlerdir. Konfiçyüsçülerden Budistlere, Katoliklerden Müslümanlara, Musevilerden Protestanlara herkese saygılı, herkesi birleştiren bir dil ve tanımdır.

Tanrıya hiç bir atıfta bulunulmamakta, metinde Tanrı sözcüğü kullanılmamaktadır. Temel kavram ve sözcükler erkek ve kadındır, insandır, kişidir. Hemen hemen her paragrafta bu sözcükler geçer. Yazılanlar içtenlikle arzulanan ve hedeflenen insan özgürlükleridir. Nerede yaşarlarsa yaşasınlar, kadın veya erkek, özgür, kendi vicdan ve inançlarında serbesttirler.

Bu metni Batılı olduğu, bazı gelenek veya kültürlere uymadığı gerekçesiyle reddedenler apaçık bir ikiyüzlülük yapmaktadırlar. Beyannamede öngörülen hakları kendi yurttaşlarına uygulamak istemeyen devletler kendi iktidarlarını kaybetmekten korkan yönetimlerdir, yurttaşlar değil.

“ANGAJE OLUN!”

“Öfkelenin!”den sonra ikinci bir kitap yayınladınız, “Engagez Vous/Angaje Olun!” Bu defaki çağrınızın, davetinizin amacı nedir?

STÉPHANE HESSEL – İlkinin mantıki devamı sayılabilecek bu ikinci kitap daha fazla ayrıntıya giriyor. Özellikle de gençlerin uğraşması, mücadele etmesi gereken sorunları ele alıyoruz. Örneğin ciddi bir göç sorunu vardır. Bu olguyu daha iyi anlamak ve anlatmak zorundayız.

Toplumlar niçin hareket halindeler, insan yığınları niçin dünyanın bir noktasından başka bir noktasına göçüyorlar. Aslında bu daima var olmuş bir olgu. Roma İmparatorluğu’nda bile “Barbarların İstilası”ndan söz edilirdi.  Tarih kanıtlıyor ki, istilacılar gerçekte pek o kadar da barbar değillerdi. Peki, uygarlık adına sömürgeler kurmayı nasıl açıklayacaklar? Amerika’yı nasıl işgal ettiler? [Gülüyor-UH] Kısacası göç hareketlilikleri tarihin bir parçasıdır. Sürekli var olmuştur. Yapılması gereken, konuyu akılcı ve insan haklarına saygılı bir biçimde ele almaktır. İşte pekala angaje olunabilecek , dört elle sarılanabilecek, katılınabilecek bir dava.

Bir başka eylem alanı adalet. İnsanoğlu için elzem olan kaynakların daha eşit dağılımına olan talep. Aynı zamanda belli bir biçimde azla yetinmenin, ölçülülüğün öğrenilmesi de gerekiyor. Günümüz toplumlarında fazlaca sarhoş olduk, anormal tükettik. Onlara (insanlara) artık biraz ılımlı, sınırlı tüketmeyi öğretelim. [Burada “Sobriété-Ebriété/Mutlak Perhiz- Sarhoşluk” sözcükleri, ikilemiyle oynuyor- UH] Enerji veya suyun kullanımındaki aşırılığı sınırlayalım. İşte bu ve benzeri somut eylem alanları bu ikinci kitapçıkta yer alıyor. Özellikle gençlere yönelik bu söyleşi kitabında sorumlu dünya yurttaşlığına yaraşır mücadele araçları öneriyorum.  Böylelikle yürümeyen işlerin üstüne gidebilirler, çevrelerini bilinçlendirebilirler, çözümlere katkıda bulunabilirler.

Peki insanların, bireylerin uğraşıları nasıl bir kolektif, toplu mücadele zeminine oturabilir? Siyasi partiler, STK ve benzerleri konusunda bir tercihiniz var mı?

STÉPHANE HESSEL – Şahsen bu alanda daha ziyade  çoğulculuktan yanayım. Demokrasilerde, tabii ki gerçekten demokratiklerse siyasi partileri kullanmak gerekir. Seçimlerde oy kullanmamak, kayıtsız kalmak kişisel planda tam bir skandaldır.  İçinden veya dışından siyasi hayata bilfiil katılmak zorunludur. Fakat isteyen dini bir örgütlenmeyle de angaje olabilir. Kuşkusuz hangi doğrultuda çalışacağı çok önemlidir. Niçin olmasın? Bugün din temelinde birçok grup, kuruluş, insani birtakım değerlere titizlikle sahip çıkmakta ve insan hakları ve demokrasi kavgası vermektedir.

Sendikalar aracılığıyla mücadele de çok etkili yollardan biri olabilir. Kooperatiflere, elbette ki Amnesty International, FIDH gibi her türlü insan hakları veya dayanışma kuruluşuna girilebilir. Artık çok sayıda modern iletişim aracı sayesinde son derece yaygın ve etkili toplumsal ağlar, örgütlenmeler, Attac veya dünya çapında sosyal forumlar kurulmaktadır. Sanırım dünyayı, toplumu değiştirmek için bir davaya sahip çıkmak duygusunu tatmin edecek bütün bu yollar geçerlidir. Sağlam, ciddi, herkese uygun mücadele araçları vardır.

Yüzyılla Dans Etmek” başlıklı anı kitabınızda gençlerin 1968’de yaşlıların gelmiş geçmiş egemenliğini kırdığını yazmıştınız. Bu iyimserliğinizi bugün de sürdürüyor musunuz?

STÉPHANE HESSEL – Dilerim ki, hiçbir zaman gençlere olan inancımdan dönmem. Bu inanmak sözcüğünü deşmek gerek. Bütün gençliğin enfes olduğuna ve her soruya doğru bir cevap bulabileceğine inanacak kadar da saf değilim. Açıkçası böylesi bir “genççilik”ten sakınırım. Ama bugünküler dahil bütün nesillerde ekmek yapmak için mayayı bulup hamuru karacak küçük bir azınlık çıkmıştır. İşte bu azınlığa güveniyorum.  En güçlü tüketim toplumlarında gençlerin çoğunluğu umursamaz bile olsa, direnişçi bir küçük azınlık var olmuştur. “Direnmek, üretmektir.” Bu gençler geleceğin tohumlarıdır. Değişimin tomurcukları daima onlarla açacaktır.

ŞİİR VE KADIN: YAŞAM BOYU YOLDAŞLIK

Hayat boyu çok sadık, ayrılmaz bir yoldaşınız olmuş: Şiir. Üç dilli bir şiir antolojiniz var, başlığı “Ah Benim Belleğim – Şiir, Benim Gereksinimim”. Niçin şiir, niçin üç dilli bir kitap?

STÉPHANE HESSEL – Sadece bu üç dili [Almanca, Fransızca ve İngilizce UH.] çok iyi bildiğim için. Mahmut Derviş’in ağzından Arap şiiri veya Rus şairlerinden Rus şiirini dinlemenin tadına vakıf olmuş bir insanım. Ancak bu dillere tam hakim değilim. Şiiri anlayabilmek, şairin tam tadına varabilmek için bir dili çok iyi tanımak zorunludur. Çeviriye inanmıyorum. Muhteşem çevirmenler var. Olağanüstü çeviriler yapabiliyorlar. Ama şair en güzelini, en âlâsını kendi dilinde veriyor. Bazen Nâzım Hikmet’i düşünüyorum. Oğlum birçok şiirini ezbere biliyor. Çok iyi çevrilmiş. Ama Nâzım’ı kendi dilinde, Türkçe okumak başka bir şey.  Bu nedenle yalnızca üç dile yoğunlaştım. Bu kadarı bile epeyce zengin bir varlık oluşturuyor. Bu engin insanlık varlığı içinde belleğime kazınanları seçtim. Zira bir şiiri okuyup güzel bulabilirim. Ama belleğime girmesi için bir şeylerin çarpması gerek. O anda onu ezbere bilmek isterim.

Bu enerji ve mücadeleci gücünü hangi kaynaktan besliyorsunuz?

STÉPHANE HESSEL – Kadınlar. Başta annem olmak üzere kadınlar hayatımın motor gücü, enerji kaynağı olmuşlardır. Onlara minnettarım.

Bir şiir alıntısıyla bitirsek…

STÉPHANE HESSEL – Apollinaire “Mirabeau Köprüsü”nden bir alıntı.

“Aşk şu akarsu gibi kayıp gidiyor

Aşk gidiyor

Hayat nasıl yavaş

Ve umut nasıl şiddetli

Gelen gece saati çalıyor

Ben kalıyorum günler kayıp gidiyor”

 

Paris / 4 Nisan 2011 /  Saat 17.00 – 18.30 arası.

 

Popüler Haberler

Almanya o raporu rafta mı unuttu? Salgında 7,5 milyon kişi ölebilir

Ortalıkta sayısız koronavirüs salgınıyla ilgili komplo teorisi ve senaryolar dolaşsa da, Almanya’nın bundan sekiz yıl önce hazırlattığı “Sivil Halkı Korumada Risk Analiz Raporu“ aslında hedefi en iyi tutturan senaryo olmuş. O rapor rafta unutulmuş olabilir mi? Almanya günümüzde yani 2020‘deki küresel salgınla ilgili şaşılacak derecede, bire bir benzeyen bir rapor hazırlamasına karşılık gereken tüm tedbirleri de beraberinde almış mı gerçekten?

Deniz bitti: AKP’nin gözü, yurtdışındaki Türklerin emekliliğinde

AKP hükümeti tarafından Meclis’e sunulan “Yeni Ekonomi Paketi” yurtdışı Türklerinin emeklilik hakları ile ilgili olumsuz düzenlemeleri de beraberinde getiriyor. Söz konusu paketle AKP, SSK borçlanmasının kaldırılmasını da teklif etti.

Müzisyen Suavi Almanya’dan uyardı: “Alevileri tuzağa düşüremezsiniz!”

Tanınmış sanatçı Suavi, Almanya'daki konseri sonrasında Alevilere yönelik yeni oyunlar hakkında değerlendirmelerde bulundu. 

Koşu proteziyle bir mitoloji kahramanı: Ali Laçin’in öyküsü

Uluslararası alanda da başarısıyla gündeme gelen engelli sporcumuz Ali Laçin, umut dolu bir resim çizdi. Laçin, “Engellerle karşılaşınca ayağa kalkmak ve zorluklara göğüs germek gerekiyor. Her şeyden önce ilk adımı atmak çok önemli” diye konuştu.

Komedyen, sunucu, oyuncu ve yazar Meltem Kaptan

İyi bir evsahibi nasıl mı olur? Bir yemek kaşığı vahşi Türk balı, bir tutam kışkırtıcı cazibe, bunları kıvırcık kafayla karıştır, üzerini de Doğubatı Vestfalya’nın esmer ekmeği ile süsle. Bu lezzetin adı Meltem, Türk-Alman uyumunun en bereketli ayartılışı...

Tüm Haberler

25’inci yılda kötü şaka: Nürnberg Film Festivali ertelendi

Avrupa'da Türk sinemasıyla ilgili festivallerin en gelişkini olarak tanımlanan Nürnberg Film Festivali, “koronavirüs” salgını nedeniyle alınan önlemler çerçevesinde bu tarihsel etkinliği ertelemek zorunda kaldı.
dd

Almanya o raporu rafta mı unuttu? Salgında 7,5 milyon kişi ölebilir

Ortalıkta sayısız koronavirüs salgınıyla ilgili komplo teorisi ve senaryolar dolaşsa da, Almanya’nın bundan sekiz yıl önce hazırlattığı “Sivil Halkı Korumada Risk Analiz Raporu“ aslında hedefi en iyi tutturan senaryo olmuş. O rapor rafta unutulmuş olabilir mi? Almanya günümüzde yani 2020‘deki küresel salgınla ilgili şaşılacak derecede, bire bir benzeyen bir rapor hazırlamasına karşılık gereken tüm tedbirleri de beraberinde almış mı gerçekten?
dd

Sucuk üretiminde sular durulmuyor: İşyeri işçi temsilcisi işten atılmakla tehdit ediliyor

Merkezi Federal Almanya’nın Köln kentinde bulunan ülkenin en köklü Türk et ve sucuk üreticisi Egetürk’te işçilerin toplu iş sözleşmeleri için hak aramalarıyla başlayan gerginlik tırmanmaya devam ediyor.
dd

Yeni Vatan: Viyana’nın Türkçe gazetesinden “koronavirüs özel sayısı”

Bu yıl 20 yaşını geride bırakan Viyana'nın en etkili Türkçe yerel gazetesi Yeni Vatan, mart ayı sayısını “koronavirüs” ile mücadeleye ayırdı.
dd

Berlin’de Barışlar için eyleme Afrikalı ve Kanadalı gazeteciler de destek verdi

Avrupa Türk Gazeteciler Birliği (ATGB) tutuklu ve gözaltındaki gazeteciler için Berlin’deki Brandenburger Kapısı önünde bir eylem düzenledi. Gazetecilerin eylemine Kanadalılar ve Afrikalı gazeteciler de destek verdi.
dd

Endişe: Sanatçılar Almanya’da TRT’nin “koronavirüs” önlemine takıldı

Çin’in Wuhan şehrinden dünyaya yayılan ölümcül koronavirüs önlemlerinden TRT sanatçıları da etkilendi.
dd

Serbest bırakılmaları için Berlin’de eylem yapacaklar

Avrupa Türk Gazeteciler Birliği (ATGB) tutuklu ve gözaltındaki gazeteciler için Berlin’deki Brandenburger Tor alanında eylem düzenliyor.
dd

DİDF ve Sidar Çarman: “Kadın mücadelesi insanlık mücadelesidir”

Almanya’da 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla çok sayıda etkinlik gerçekleştirildi. Stuttgart kentindeki mitingte Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu (DİDF) Stuttgart Teşkilatı adına konuşan sendikacı Sidar Çarman “Biz kadınların mücadelesi aslında bütün insanlığın mücadelesidir” dedi.
dd

Anayasaya uygun: Alman uzmandan çocuklarda başörtüsü yasağına onay

Almanya'da hazırlanan bir bilirkişi raporu ilkokullarda başörtüsü yasağının anayasaya aykırı olmayacağını ortaya koydu. Raporda ebeveynin eğitim hakkı olmasına rağmen çocuğun esenliğinin öncelikli olduğu belirtildi.
dd